MÜNAZARAT’IN İZİNDEN

Münazarat Üstad Bedîüzzaman’ın Devr-i Meşrutiyet’te Şark’ta aşiretler arasında seyahat ederken te’lif ettiği bir eserdir. 1911 yılında ilk defa neşredilmiş daha sonra gözden geçirilerek Risale-i Nur’un üslubuna aykırı bulunan hususlar düzeltilerek tekrar neşredilmiştir. Münazarat’tan kısa bir girişle başlangıç yaparken Kur’an ve Sünnet ışığında bir yol takip etmekte yarar vardır. Böylelikle konu daha iyi anlaşılmış olacaktır.

Rabbimiz bizlere birlik olmayı emrederken, ayrılık halinde başımıza gelecekleri de ilahi mesajında belirterek ikaz ediyor.

O hâlde hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın ve parçalanmayın![1] Hem Allah’ın size olan ni‘metini hatırlayın! Hani (siz) (birbirinize) düşmanlar idiniz de (Allah) kalblerinizin arasını (İslâm ile) birleştirdi; böylece O’nun ni‘meti sâyesinde kardeşler oldunuz. Hem ateşten bir çukurun kenarında (küfür içinde) idiniz de sizi oradan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle açıklar, tâ ki hidâyete eresiniz.(Al-i İmran/103)( http://www.hayrat.com.tr/icerik/kuran_hizmetlerimiz/meal-oku.aspx)

Mealin dipnot açıklaması Bediüzzaman Hazretleri’nin konuya ne kadar önem verdiğini, bu gün ne kadar önemsenmesi gerektiğini Münazarat’ta ne kadar isabetli görüşe sahip olduğunu bize ikaz ediyor.

Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ise veda hutbesinde son vasiyetini bizlere bildiriyor.

“Ey Ashabım !
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup ta işitenden daha iyi anlayarak, muhafaza etmiş olur.”

Özellikle cahiliye devrine dönmememiz hususunda uyarıyor.

Şimdi geldiğimiz duruma bakıyorum da ümmeti olarak bu nasihati unutup çoktan cahiliye devrine dönüvermişiz. Bir arada yaşarken ekilen düşmanlık tohumları içimizde dirilmiş ve bizi bölünmenin eşiğine getirmiş. En kötüsü dinden uzaklaştırma çabalarına kanan kardeşlerimizin içine düştükleri vehamettir.

Ermeni Kafiri Bölücü başını peşinden gidip Zerdüştlük denilen sapkınlıktan medet uman, kendi dinini unutup sapıklılara düşenleredir bu söylediklerim.

Bediüzzaman Hazretleri ise bundan tam 100 yıl önce Şark vilayetlerini gezip toplumun nabzının tuttuğu o devirde özellikle ekilen ayrılık tohumlarına dikkat çekiyor ve dinin muhafazasını istiyor.

Din birliği olursa ayrılık olmaz. Çünkü din kardeşliği ön plana çıkacak ve ayrılık tohumları ekenerin hayalleri son bulacak.  

Diyecekler ki diğer Müslüman devletler neden ayrı. Çünkü Materyalist dünya görüşüne sahip Batı, dünyayı sömürebilmek için, Osmanlıyı parçalamak ve İslam âleminin birlik bütünlüğünü dağıtmak istemiş ve var gücüyle saldırmıştır. I. Dünya savaşı sonunda Osmanlı Devleti müttefikleriyle beraber savaşı kaybetmiş Osmanlı Devletinin dağılma süreci başlamıştır. Buna rağmen milletin iman gücü ve Allahın yardımıyla Anadolu’da Osmanlının mirası üzerinde yeni bir devletin kurulması durumu ortaya çıkmıştır. Ayrılan ve Osmanlıya ihanet edenler Avrupa kafirlerinin oyununa geldiler ve Osmanlıya yanlış yaptılar. Şimdi o yanlışın farkındalar. Bunca çektikleri çilenin ihanetlerinin bedeli olduğunu anladılar. Sancılı da olsa bu yanlıştan elbet bir gün geri dönülecekti…!

Ayrışma süreci sonunda Cumhuriyet henüz daha ilân dahi edilmediği sırada 1922 sonlarında Bediüzzaman Hazretleri Ankara’ya meclise gelmiş ve mebuslara hitaben neşrettiği 10 maddelik beyannamede onları namaza davet ederek, İslâmi şeairlerin muhafazasının önemine dikkat çekmiş, aksi halde dâhilde çaresi bulunamayacak bölünmelerin kaçınılmaz olacağı hususunda uyarıda bulunmuştur.

Bu hadiseden yaklaşık 11 yıl önce kaleme alınan Münazarat’ta ise Bediüzzaman Hazretleri yine aynı minval üzeredir. Çünkü hastalık belli, tedavi bellidir.

Dine zarar olmasın, ne olursa olsun diyenlere verdiği cevap çok manidardır.

“İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de mağlub bîçare bir reise yahut müdahin memurlara ve yahut mantıksız bir kısım zabitlere itimad edilirse ve dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir, yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin madeni olan -herkesin kalbindeki şefkat-i imaniye olan- envâr-ı İlahînin lemaatının içtima’larından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerarat-ı neyyiranesinin imtizacından hasıl olan amud-u nuranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir, siz muhakeme ediniz.
        Evet şu amud-u nuranî, dinin himayetini, şehametinin başına, murakabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, lemaat-ı müteferrika tele’lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizac edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i dinî, lâsiyyema (bâhusus) din-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nafiz, hükmü daha âlî, tesiri daha şediddir.
  
        Elhasıl: Başkasına itimad etmeyen, nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misal söyleyeceğim: Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz, bazı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Halbuki çoban tembel ve muavini kayıtsız, köpekleri değersizdir. Tamamıyla ona itimad etseniz, rahatla evlerinizde yatsanız, bîçare koyunları müstebid kurtlar ve hırsızlar ve belalar içinde bıraksanız daha mı iyidir; yoksa onun adem-i kifayetini bilmekle nevm-i gafleti terk edip hanesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup bir çobana bedel bin muhafız olmakla hiçbir kurt ve hırsız cesaret etmesin daha mı iyidir? Acaba Mamhuran hırsızlarını tövbekâr ve sofi eden şu sır değil midir? Evet ruhları ağlamak istedi, biri bahane oldu ağladılar.

Evet, evet.. neam, neam.. sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zira kâinatı nağamatıyla raksa getiren hakaikın esrarını ihtizaza veren musika-i İlahiye hiç durmuyor. Mütemadiyen güm güm eder.
        Padişahların padişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur’an denilen musika-i İlahiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumanda şiddetli ses getirmekle, sadef-i kehf-misal olan ülema ve meşayih ve hutebanın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisanlarından çıkıp seyr ü seyelan ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intibaıyla; umum kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev’iyle onu ilân eden o sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?
        Elhasıl: İnkılab-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adamın dinde hissesi; beyt-ül ankebut gibi zayıf düşmüş cehalettir, onu korkutur.. takliddir, onu telaşa düşürttürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar. “

Dine zarar olmasın, ne olursa olsun diyenlerin niyeti yanlıştı. Sonra bu yanlıştan döndüler. Şimdi ırkçı yaklaşımlarla ayrılık tohumları ekiliyor, yalnız bir fark var ortada. Dininiz İslam elinizden alınmak isteniyor. Hem de ne idüğü belirsiz,”ZerdüştlüK” namı altında evlatlarınız küfür deryasına atılıyor. Veda hutbesinde Resulü Ekrem (A.S.M) nasıl bir vasiyette bulunmuş, azıcık izan sahibi olan anlar.

Hem dininize hem evlatlarınıza sahip çıkınız. Üstadı dün dinlediğiniz gibi bu gün de dinleyiniz. Yoksa dün dine zarar gelmesin de ne olursa olsun diye çıktığınız yolda yaya kalır sırtlanlara yem olursunuz.

 

Ahmet TÜRKAN – Araştırmacı Yazar - ASSAM Genel Sekreteri
  

 

[1] “Ey ehl-i îman! Zillet içinde (aşağılık içinde) esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan (ayrılığınızdan) istifâde eden zâlimlere karşı, اِنَّمَاالْمُؤْمِنُونِ اِخْوَاةٌ[Mü’minler ancak kardeştirler!] kal‘a-i kudsiyesi (kudsî kalesi) içine giriniz, tahassun ediniz (sığınınız). Yoksa, ne hayâtınızı muhâfaza ve ne de hukūkunuzu müdâfaa edebilirsiniz. Ma‘lûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mîzanda (terâzide) iki dağ birbirine karşı muvâzenede (dengede) bulunsa, bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve husûmetkârâne (düşmanca) tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner.” (Mektûbât, 22. Mektûb, 97)
Ayrıca, mü’minler arasındaki kardeşlik ve ittifâkın ehemmiyeti, ayrılık ve düşmanlığın zararları hakkında bakınız; (sahîfe 66, hâşiye 1; Mektûbât, 22. Mektûb, 90; Lem‘alar, 20. Lem‘a, 155)